Allak bullak

Birinci Bölüm 

Ülke allak bullak. Devlet allak bullak. Toplum allak bullak. Bir beladır gidiyor. Türkiye’nin beli doğrulmuyor, yüzü gülmüyor. Sanki bir köprü vardı, çöktü. Ya da bir bina vardı, yıkıldı. Sanki büyük bir yangın etrafı kül ederek, sessizce kedere boğdu her yeri, alevleri ve dumanlarıyla. Veya bir ormana dalan buldozerler gibi, yüzlerce yıllık dev ağaçları köklerinden söktüler, acımasızca. Bir harabe, bir yıkıntı, bir felaket yerinin darmadağın olmuş parçalarından oluşan kalıntılar arasında, hayatınıza devam etmeye çalışıyorsunuz. Ne çöken köprüyü, ne yıkılan binayı görmemeye çalışarak, “hayır, bunlar olmadı, bak işte her şey normal” diyerek kendi kendinizi kandırıyorsunuz. “O yangını ben görmedim. Ne küllerini, ne alevlerini, ne de dumanlarını” diyorsunuz. “O orman yerinde duruyor işte. Kökünden sökülen ağaç falan yok” diye tekrar edip duruyorsunuz. Ama aynalar ve boş odaların karanlığı, oturduğunuz iskemle, bindiğiniz otobüs biliyor olanları. O aynanın karşısındaki sizsiniz. O iskemlede siz oturuyorsunuz. O otobüste yolculuk eden sizsiniz. Allak bullak olan da sadece ülke, devlet veya toplum değil. Kendi ruhunuz. 

Bazen gerçekleri kabullenmek zordur. Önce gerçeği göreceksiniz. Sonra o gördüğünüzü anlayacaksınız, idrak edeceksiniz. Ardından gördüğünüzün gerçek olduğunu itiraf edeceksiniz. Gözlerinize ve usunuza inanacaksınız. Size anlatılan masalları reddedeceksiniz. O masallar, gözlerinizin gördükleriyle çelişecektir. Gözlerinize güvenin. O masallar, beyninizin idrak yeteneğiyle vardığı sonuçların tersini söyleyecektir. İdrak etme kapasitenize itimat edin. Uyku çok tatlı gelebilir. Çünkü uykuda acı da çekseniz, yüksekten de düşseniz, hatta ölseniz bile, bu gerçek değildir. Ve bir taraflarında beyninizin, siz hala güvende olduğunuzu ve mutlaka uyanacağınızı bilirsiniz. Bu bir rüya değil. Yaşadığınız kâbus, gerçeğin ta kendisi. 

Çok uzaklarda değil, bundan daha birkaç yıl öncesine kadar, çocuklarının ve torunlarınızın umutlu yarınlarına gülümsüyordunuz. İyi olmasa da düzeleceğinden emindiniz bir şeylerin. Karanlıkta olanın yarın güneşin doğacağını bildiği gibi bir duyguydu. Güvendeydi ruhunuz, huzurluydunuz. Evet, birçok kötü şey o zamanlarda da oluyordu. Ama sonuçta iyi şeyler de oluyordu! Siz iyi şeyler yapıyordunuz, siz iyiliğin kazanacağına inanıyordunuz. Sonra bir anda herşey değişti. O günler sanki hiç yaşanmamışçasına gitti, yitti. Yüz binlerce insan işinden atıldı, hain ilan edildi, devlet düşmanı ve terörist olarak yaftalandı. Kurumlar kapatıldı, olmadı içleri boşaltıldı. Ürüne dadanan çekirge sürüsü gibi, yiyerek, tüketerek, yıkarak ve yok ederek ilerlediler. Yaptıklarının ülkenin iyiliği için olduğunu söylerlerken, çaldıkları korkunç rakamlardaki paraları, uzakta sizin haritada yerini bulmakta zorlanacağınız güvenli limanlara kaçırdılar. Sizin vergilerinizle yapılan her şeyi birilerine haraç mezat satıp, o satışlardan komisyonlar aldılar. İşlerinden attıkları insanların yerine, onlarla suç ortaklığı yapabilecek küçük balıkları koydular. Ve size yanlış olduğunu bildiğiniz şeyleri kabul ettirdiler. 

Orwell vari bir distopyanın ısrarlı tekrarlarıyla, tüm diskurlarını size programladılar. O program, sizin nenenizden ve dedenizden, anne-babanızdan, okuldaki iyi bir hocanızdan veya güvendiğiniz bir kitabın kahramanından öğrendiğiniz tüm ahlaki değerlerle çelişiyordu – ama siz bu yeniden programlamaya karşı koyamıyordunuz. Allak bullak dimağınız, allak bullak komşularınız ve eşiniz-dostunuz, allak bullak okullar ve işyerleri, allak bullak televizyonlar ve gazeteler, allak bullak mahkemeler ve karakollar, allak bullak, allak bullak! Her şeyin merkezinde olan siz, kalabalığın önemsiz bir parçasına indirgenmiş, kendi öykünüzün yan rolüne gerilemiş, başkalarının hayatını yaşar olmuş, doğrularınıza yanlış, yanlışlarınıza doğru diyenlerin arasında kendi usunuzu, benliğinizi, vicdanınızı ve hepsinden önemlisi ahlakınızı kapatabilmenin derdine düşmüştünüz. Hatırlıyor musunuz? Düşünmenin acı verdiğini? Hissetmenin üzdüğünü? Fark etmenin teklikeli olduğunu? Hatırlıyor musunuz, susmanın konuşmaktan daha doğru bir strateji olduğu anı? Unuttunuz mu, eskiden düzgün olan şeylerin bu yaşanan allak bullaklıkta artık tümüyle bozulduğunu? 

Bunlar, sadece bunlar değildi. Siz onların iktidara gelmiş bir avuç hırsız olduğunu unutun diye size çok uzun, bitip tükenmeyen bir masal anlattılar. O tatlı masalın göz kapaklarınızı ağırlaştırdığı ve derin bir uykuya kaydığınız anlardan sonra, artık onlar kazanmıştı. Fethettikleri sizdiniz. Ele geçirdikleri sizin ruhunuzdu. Tutsak aldıkları sizin iradenizdi. Kendi ahlaksızlıklarında yok etmeyi başardıkları sizin ahlakınızdı. Bu tatlı uykuya, bu derin hipnoza, bu tatlı rüya diye yutturulan kâbusa tuzaklanan sizdiniz. 

Hipnozu reddedenler veya hipnozdan çıkanlar, acımasızca alt edildiler. Dışlandılar, acı çektiler, aileleriyle tehdit edildiler, açlığa mahkûm edildiler, hapis yattılar, işlerini güçlerini, mesleklerini kaybettiler. Onların tarafına başını çevirenleri dahi onlardan kılan ceberut, vahşi, hukuksuz bir nizamla, kafasında şüphe olan ve hipnozu reddetmeye meyilli potansiyel tehditleri de adam ettiler. Korku ve uyku arasında size kalan alternatif suskunluktu, kabullenmeydi, kanıksamaktı, görmezden gelmekti, adam sendecilikti, hayatta kalma sanatıydı, yapacak bir şey yokçuluktu. Böylece uyuyanlar ve uyuyamasa da uyuyormuş gibi yapanlardan oluşan büyük bir kalabalık, zaten çökmekte olan alacakaranlığı zifiri karanlığa dönüştürdü. Ve perde. 

İkinci bölüm

Şimdi ışık! Üst spotu sahnenin önüne ver: Orada yaşlanmış, başarısız, bitkin, enerjisiz, ürkek, inandırıcılığını kaybetmiş, güçlü ama kötü hiziplerin oyuncağı olmuş o yaşlı adamın fotoğrafını koy. O aslında tek bir kişi değil. Her şeyi allak bullak eden bir sistemi temsil ediyor. 

Siz gerçekleri ret de etseniz, hakikat baskın gelecek. Ne nitekim insanlar eti-sebzeyi geçtim, artık ekmek alamıyor, ev sahibi olmalarını, ev kredilerini ödemelerini geçtim, kiralarını ödeyemiyor, araba almalarını geçtim, belediye otobüsüne binemiyor. Türkiye ekonomik olarak Venezüellalaşırken, diğer tarafta siyaseten Rusyalaşıyor, Çinleşiyor. Düşünmenin suç olduğu bir memlekette, bir kedinin köşeye sıkıştırılması gibi, gözünüze atlamaya hazır insanlar, sokaklarda öfkeyle cüzdanlarının içini gösteriyor ve size bağırıyor: “Kral çıplak!”. Zifiri karanlıktaki kâbusta, nerede olduğunuzu anlamaya başlıyorsunuz, ağrıdan da olsa. Bu yaşanılan şey normal değil. Bu sizin gerçeğiniz olamaz. Buna mahkûm olamazsınız. Çocuklarınız, torunlarınız? Korku ve uyku arasında sıkışık olanlar homurdanıyor. Polis copu hala etkili, ama herkes şikâyet edenler kadar polis ve şikayet edenler kadar cop olmadığını yavaş yavaş anlıyor. “Yeter be!” noktasında, hipnozun görünmez kalın duvarları çatırdamaya başlıyor. 

Düşünmek acı verse de düşünmeye başlıyor insanlar. Susmanın konuşmaktan daha yeğ bir strateji oluşu miadını dolduruyor. Tutsak alınmış olan iradeniz, içinizdeki o ses yani, artık daha gür, hiç susmuyor. Tatlı masal gına getirdi. Karnınızın gurultusu sizi ayıltacak. Fark etmenin tehlikeli olduğunu umursamayacaksınız. Kaybedecekleriniz azaldıkça, cesaretiniz artacak. Orwell distopyası, nenenizden ve dedenizden aldığınız değerleri yıkamadı. Allak bullak dimağınız ben buradayım diyor. Gören gözleriniz, hakikatin ayırtına varan dimağınız! 

Ve çöken köprüyü görüyorsunuz. İşte orada! Yıkılan binayı görüyorsunuz! Büyük yangını da! O köklerinden sökülen ağaçların olduğu ormanın kalıntılarını da. Görüyorsunuz. Allak bullak ruhunuz kendini üzüntü ve derin bir pişmanlıkla toparlarken, rejim allak bullak oluyor. Ve perde!