Türkiye NATO’ya neden dâhil olmuştu?

Rusya’nın yüzyıllarca  izlediği politikalar, “Türklerin Rusya’yı imparatorluğu yıkmaya en amansızca baş koymuş güç olarak” algılamalarına ve Osmanlılarda “haklı ve köklü bir Rus fobisi” oluşmasına neden olmuştu.

20. yüzyıla da taşınan Rus yayılma siyaseti, Sovyet rejiminde de devam etti ve Türkiye, Rus baskısı karşısında NATO’ya üye olmayı seçti.

GİZLİ ANTLAŞMALARDAN LOZAN’A

Rusya Birinci Dünya Savaşı’na İngiltere ve Fransa’nın yanında girerek siyasi emellerine müttefikleriyle birlikte ulaşmayı amaçladı. Bu ideallerinin başında İstanbul ve Boğazlara sahip olmak gelmekteydi.

Fakat savaş sırasında müttefiklerin uyguladığı harekât planları ve kendi yetersizlikleri nedeniyle doğrudan İstanbul ve Boğazlara dönük bir askerî harekât yapamadı.

İngiliz ve Fransızların Çanakkale cephesini açmaları, Boğazların kaybedileceği endişesiyle Rusların tepkisine yol açtı. Bunun üzerine müttefikler, Rusya ile yaptıkları görüşmeler sonunda Birinci Dünya Savaşı’nın ilk gizli anlaşmasını imzaladılar.

“İstanbul Anlaşması” ya da “Boğazlar Anlaşması” denilen anlaşma, gizli olduğundan ilgili parlamentolar tarafından onaylanmamıştı. Anlaşmayla “Boğazlar ve İstanbul’un, İngiltere ve Fransa’nın başka yerlerde olduğu gibi doğudaki planlarının da gerçekleşmesi şartıyla Ruslara bırakılması” kabul ediliyordu.

Buna rağmen Rusya. Bolşevik İhtilali ile savaştan çekilince tarihi emellerine ulaşamadı. Aksi taktirde Mondros sonrası İstanbul’u işgal eden devlet, Rusya olacaktı.

Bolşeviklerin kurduğu SSCB (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) ise Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekledi ve buna karşılık Moskova Antlaşması’yla Batum Gürcistan’a,  dolayısıyla Sovyetler Birliği’ne bırakıldı. Antlaşmanın boğazlarla ilgili hükmüne göre; Boğazların statüsü Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından belirlenecekti.

Sovyetler, Lozan Konferansı’nın Boğazlarla ilgili görüşmelerine de iştirak ederek Boğazların Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlere kapalı olması ve bu denetimin Türk Hükümeti tarafından yapılmasını savundular.

Müttefik devletlerin tezi ise “Boğazların kapalılığı” ilkesine dayanan Rus tezi yerine Boğazların bütün devletlerin savaş ve ticaret gemilerine açık olmasıydı. Misak-ı Millî’de “Boğazların açık olması” temel prensip olduğundan Türkiye, konferansta Millî Mücadele boyunca müttefiki olan Rusya’nın tezi yerine 1922’ye kadar savaş halinde olduğu İtilaf devletlerinin tezini savundu.

Sonuçta Boğazların askersiz hale getirilerek savaş ve ticaret gemilerine açık olması ve yönetiminin Türkiye’nin başkanı olduğu, Milletler Cemiyeti gözetiminde kurulacak bir uluslararası komisyona bırakılması kararlaştırıldı. Sovyetler’in buna tepkisi, Boğazlar Sözleşmesi’ni onaylamamak ve oluşturulan komisyonda yer almamak oldu.

SOVYET TALEPLERİ

Türkiye, Musul meselesinin aleyhine çözümlenmesi sonrasında SSCB ile 1925 Aralık’ında bir “saldırmazlık ve iş birliği antlaşması” imzaladı. Buna göre iki devletten biri saldırıya uğradığında diğer devlet tarafsız olacak, birbirlerine karşı saldırıdan kaçınacak ve diğer devlete karşı oluşturulacak bir ittifaka dahil olmayacaktı. Üç yıl için yapılan antlaşma,  taraflardan biri vazgeçmediği sürece devam edecekti. 

1936 yılında İtalya ve Almanya’nın revizyonist politikalarıyla ufukta gözüken savaş rüzgarlarının etkisiyle, Lozan’da kurulan Boğazlar Rejimi Montrö’de yeniden düzenlendi. Boğazlar Komisyonu’nun bütün yetkileri Türkiye’ye devredilerek boğazların silahlandırılması onaylandı.

Sovyetler, konferansta Türkiye’nin Boğazları silahlandırmasını desteklerken Karadeniz’in kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapalı olmasını teklif etti. Sonunda Sovyet tezinin etkisiyle Karadeniz’e kıyısı olan ve olmayan devletler için ayrı statüler belirlendi.

Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerinin Karadeniz’e geçişleri, kalma süreleri, hacim ve tonilatoları sınırlandı. Antlaşmanın uygulanmasındaki bütün sorumluluk ise Türkiye’ye verildi. Antlaşma yirmi yıl süreyle geçerli olacak ve herhangi bir fesih talebi olmazsa yürürlükte kalacaktı.

İkinci Dünya Savaşı başladığında Montrö rejimi yürürlükteydi ve sorumluluk Türkiye’deydi. Bu durum Türkiye’nin savaş boyunca savaşan taraflar arasında bir denge siyaseti izlemesi ve tarafsızlığını koruyarak savaş dışı kalmasına zemin hazırladı. Ancak Türkiye, bu politika nedeniyle zaman zaman eleştiri oklarının hedefi oldu.

SSCB ise daha savaşın başında Türkiye’ye Boğazlarla ilgili baskı yapmaya başladı. Savaş boyunca Sovyet tehdidini sürekli hisseden Türkiye, Erzurum Müdafaa Hattı’nı güçlendirme ihtiyacı hissetti. Hatta 1942’de  kırk iki tümen Trakya’dan Sovyet sınırına sevk edildi.

Sovyetlerin Stalingrad’da Almanları durdurması sonrasında İngiltere ve Sovyetlerin Türkiye’ye savaşa katılma yönündeki baskısı iyice arttı. Gerek Churchill gerekse Stalin bunun Alman yenilgisini çabuklaştıracağı kanaatindeydiler.

Türkiye bütün baskılara rağmen savaş dışı kalmayı başardı. Ancak bunun bir bedeli vardı ve Sovyetler, bu durumdan yararlanmak istediler. Sovyet Rusya bu düşüncesini ilk defa 1945 Şubat’ında savaş sonrasındaki dünya düzenini görüşmek için toplanan Yalta Konferansı’nda açığa vurdu.

Stalin, Yalta’da Montrö’nün “eskimiş bir antlaşma olduğunu” söyleyerek revizyon talep etti. ABD Başkanı Roosevelt’in de destek verdiği bu talebe Churchill, “Türkiye’nin bağımsızlığı ve toprak bütünlüğünün garanti edilmesi” şartını koyuyordu.

Türkiye ise 23 Şubat 1945’te Almanya ve İtalya’ya savaş ilan ederek savaş sonrasında kurulacak Birleşmiş Milletler teşkilatına katılma imkânı elde etti.

SSCB de mart ayında 7 Kasım 1945’te süresi dolacak olan, 1925’ten beri yürürlükteki Türk-Sovyet Antlaşması’nın yenilenmeyeceğini Moskova büyükelçisi Selim Sarper’e bildirdi.

Sovyetler, Boğazların statüsünde kendi lehlerine değişiklik yapılmasını istiyorlardı. Nitekim Sarper’e antlaşmanın yenilenebilmesi için; 16 Mart 1921 tarihli Moskova Antlaşması’nda belirlenen doğu sınırında değişiklik yapılması, Boğazlar’da Sovyetlere üs verilmesi ve Montrö’nün yeniden düzenlenmesi şartlarını sundular.

Sarper’in cevabı; Moskova Antlaşması’nda değişiklik ve Boğazlar’da üs talebinin kesinlikle kabul edilmeyeceği şeklinde oldu. Montrö’de değişiklik yapılmasının da ilgili diğer devletlerin onayıyla mümkün olabileceği vurgulandı.

Sovyet tekliflerinin reddi sonrasında ise aleyhte propaganda faaliyetleri yoğunlaştı ve Rus gazete ve radyoları, açıkça Kars ve Ardahan’ın Sovyetlere verilmesi yönünde yayınlar yaptılar. Bu yayınlarda Türkiye’nin “faşist bir rejim tarafından yönetildiği” ve bu rejimin bir an önce yıkılması gerektiği belirtiliyordu.

Sovyet Rusya 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihleri arasında toplanan Postdam Konferansı’nda da Kars ve Ardahan’ı ve Boğazlar’da üs verilmesi talebini ifade etti. Konferans sonunda yayınlanan bildiride de Montrö’nün değişmesi gerektiğine dair bir karar yer aldı.

TEK ÇARE NATO

Sovyetler’in bu talepleri Türk kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. SSCB’nin yeniden ortaya çıkan yayılmacı siyaseti karşısında Türkiye’nin tek çaresi, Osmanlı Devleti’nin yaptığı gibi batılı devletlerin desteğini almaktı.

Bu süreçte yabancı basında Sovyetlerin Türkiye’nin bir kısmını ilhak edeceğine dair haberler yer almaktaydı. Sovyet yayılmasından endişe eden ABD’nin ilk tepkisi, vefat eden Türkiye’nin Washington büyükelçisi Münir Ertegün’ün cenazesini Missouri zırhlısıyla göndererek gözdağı vermek oldu.

SSCB daha da ileri giderek 7 Ağustos 1946’da Türkiye’ye nota vererek Boğazlar rejiminin değiştirilmesini talep etti. Bu notada boğazların Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine kapalı olması, Boğazlar rejiminin Türkiye ve Karadeniz’e kıyısı olan devletler tarafından kurulması ve güvenliğinin SSCB ve Türkiye tarafından sağlanması talep ediliyordu. Görünüşteki gerekçe, Türkiye’nin Boğazların güvenliğini sağlayamamasıydı.

ABD ve İngiltere’ye de verilen bu nota, Türkiye tarafından reddedildi. ABD, Sovyetlerin amacının Türkiye’yi egemenlik altına almak olduğunu düşünmekteydi. Bu durum,  Akdeniz ve Ortadoğu dengelerini bozacak ve ABD çıkarlarını tehlikeye düşürecekti.

Sovyet Rusya 24 Eylül 1946’da yeni bir nota vererek Boğazlarla ilgili taleplerini tekrarladı. Türkiye ise ABD’nin desteğini aldı ve bu notayı da reddetti.

ABD ise Sovyetlere Montrö’nün bu şekilde değiştirilemeyeceğini ve Boğazlar saldırıya uğrarsa Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin harekete geçeceğini açıkladı. Ayrıca donanmasını Akdeniz’e göndererek Türkiye’ye desteğini gösterdi.

Türkiye’nin Sovyet tehdidine karşı tek çaresi, Batı ile yakınlaşmaktı. Bu amaçla önce ABD ile dostluk ve ittifak siyaseti başladı ve ikili anlaşmalar yapıldı. ABD izlediği politikalarla Türkiye’nin “Sovyetlerin uydusu” olmasını engellemeyi amaçlıyordu.

Bu dönemde 1949’da NATO kuruldu ve Türkiye bu ittifaka dahil olmak için yoğun gayret gösterdi hatta Kore’ye asker bile gönderdi. Sonunda amacına ulaşarak 1952’de NATO üyesi oldu.

Türkiye’nin ABD’nin desteğini alması ve NATO üyesi olmasıyla Sovyet Rusya’nın Boğazlar’la ilgili değişiklik ve toprak talepleri gündemden düştü.

Dışişleri Bakanı Molotof, 1953’te Türk büyükelçisine “Sovyetlerin Boğazlar rejimini kabul ettiğini ve hiçbir toprak talebinde bulunmadığını” ifade etti. Sonuçta Sovyetlerin izlediği yayılmacı politika,  kendini güvende hissetmeyen Türkiye’yi Batı ittifakının bir parçası yaptı.

***


Kaynaklar: Çarlık Rusya’sı ve Boğazlar Harp Tarihi Semineri Bildirileri, İstanbul, MSÜ Yayınları, 2019; H. B. Soy, “Boğazlar Sorunu ve Türkiye’nin Batı ile İttifakı”, Karadeniz Araştırmaları, 2015, S. 45; İ. Köse, “I. Dünya Savaşı’nın İlk Gizli Anlaşması: İstanbul ve Boğazlar’ın Rus Çarlığı’na Bırakılması (Mart-Nisan 1915)”. Bilig, S. 89; O. Umar, “İkinci Dünya Savaşı Sırasında Türk-Sovyet İlişkileri”, ATAM Dergi, 2004, S. 59; H. B. Soy, “Boğazlar Sorunu ve Türkiye’nin Batı ile İttifakı”, Karadeniz Araştırmaları, Bahar 2015, S. 45.