Çivi çiviyle sökülür

Hıristiyan aleminin Paskalya bayramını izleyen günlerden birinde orta okuldan bir Makedon dostumun evinde bayramdan kalan son pastaları yerken, şaka olsun diye, sordum:‘’Ee, İsa’yı gördün mü? İki bin seneden sonra dirildi mi nihayet?’’

Bıçak çatalla önündeki sahandan pastanın son kırıntılarını toplarken, dostum derin düşüncelere dalmış gibi görünüyordu. Yarım asrı aşkın bir süredir ki görüşmediğimiz gün yoktur. Kafasında çiviyi çiviyle sökmek anlamına gelen bir cevabı aradığını biliyordum.

Neden sonra, iki lokma arasında, dedi:

‘’Gördüm ya, görmez olur muyum? Gözlerini açar açmaz senin yazılarını dikkatle okudu, sonuncusundan sonra hayal kırıklığını gizleyemeyerek tekrardan mezarına yattı.’’

‘’Vay be…E hiçbir şey mi söylemedi?’’

‘’Söyledi, söyledi…’’

Aynen ‘’Meğer, bana ihtiyacınız yokmuş. Lütfen bir iki bin sene sonra uyandır, belki bir hayrım olabilir sizlere’’, dedi.

Bilmem nereye yazılmış bir kural var. Birini bütün hayat aldatabilirsiniz. O yeteneğiniz varsa fazla insanı da uzun zaman aldatabilirsiniz. Ama bütün insanları hayatın sonuna kadar aldatmak mümkün değildir. Bunun hangi aşamasındayız biz?

Konuşan, yazan, çizen kim varsa, aylardır işte bu işi yapıyor. Halkı ve kamuoyunu aldatıyor. Kimisi kasıtla, yani bile bile, kimisi her bakımdan doğruluğuna inandığı bir davayı savunarak.

Ama netice bir ve aynı: yanılgılar içinde kalan vatandaş.

Bu meslekte evliya olup her şeyi bilmek, her zaman doğru yolda olmak mümkün değildir. Bazen doğruluğuna inandığınız bir görüşü, tabir yerindeyse, son nefesinize kadar savunuyorsunuz, ama sonradan olayların gelişmesi görüşlerinizi bir bir çürüttüğünü görüyorsunuz. Olağan bir şeydir bu. Yani, mesleğin bir kısmı. Ama bu durum sıkça tekrarlanırsa, ciddi bir probleminiz var demektir. Yanlış bir mesleği seçmişsiniz, siz bu iş için değilsiniz, filan.

İki yıldır işte kamu oyunu şekillendirmekte tecrübesi olan gazeteciler, araştırmacılar, yorumcular, bilim doktorları, profesörler ve daha bilmem kimler durmadan bir şeyler konuşuyor, bir görüş savunuyorlar.

Ülke bir tartışma kulübüne döndü: sabahtan akşama kadar TV ekranlarından bir itibarı olan ak saçlılar ülkenin meselelerini görüşerek didik didik ediyor, gazeteler çarşaf çarşaf yazılar yayımlıyor. Hiçbir şey değişmiyor. Düne kadarki yarı aydınlık zifiri karanlık oluyor, kafalar karışıyor, konuşmacıların itibarı buharlaşıp gidiyor. Hepsinin bunca zaman aldanması, yanlış görüşler savunması mümkün müdür? Mümkünse, ortada bir milli trajedi var demektir.

Bu millet, bu toplum vatandaşı ilgilendiren konulara açıklık getirebilecek adamları yetiştiremiyor demektir. Beni sorarsanız, böyle bir şey mümkün değildir. Ortada çok daha derin ve ciddi şeyler vardır. Çok basit bir kıyaslamayla bunu açıklayalım.

Yollarda işaretler yoksa veya yerinden sökülüp yanlış yere konulursa sürücüler kaybolur veya uçuruma yuvarlanır. Dar boğazlarda deniz fenerleri yoksa veya yanlış yere konulursa gemiler kayalara çarparak alabora olur. Toplumun meselelerinde de durum pek farklı değildir.

Politikanın sabit ve değişmez yol işaretleri ve deniz fenerleri olmalıdır. Bir uygarlık seviyesine ulaşmış olan toplumlarda bunlar Anayasadır, kanunlardır, demokrasinin genel prensipleridir, uluslararası tatbikattır. Politika bunlara saygı gösterilerek yapılır. Farklı görüşler savunulur, menfaatler çatışır, ama bu prensipler değişmeden kalır. Aksi takdirde, yani bir ülkede Anayasayla kanunlar çiğnenirse, demokrasinin prensip ile geleneklerine saygı gösterilmezse veya bunlar şunun bunun menfaatlerinden hareketle uygulanırsa, kaos ortamı meydana getirilmiş olur.

Biz, medya mensupları (bununla rejimin borazanlarını kastetmiyorum, çünkü onlar çoktandır yüzünü ve kimliğini kaybetmiştir) işte bu ortamda doğruyu eğri olanından ayırmak için çabalanıyoruz. Anayasanın prensiplerini savunuyoruz, ama ülkenin başında olan bir zalimler takımı için rüzgar gibi bir şey.

Demokrasiden bahsediyoruz, ama kendi menfaatleri dışında bu zalimler hiçbir şeye saygı göstermiyor. Kısacası, dipsiz kofayla su taşıyoruz. Her şey it ürür kervan yürür atasözü anlamına geliyor.

Beyhude Meclisin artarda düzenlenen 16 toplantısında siyasi krizin çözümünü aradık, beyhude yabancı devlet adamlarının ülkeyi ziyaretine umutlar bağladık. Bu bitmek bilmeyen filim dizisinin son epizodu, işte, yaptırımlar.

Amerika devreye giriyor, tehditler savuruyor. Ya aklınızı toplayın, ya vay halinize diyor bizimkilere. Toplumun her dokusuna giren yolsuzluk çivisini, işte bir başka çiviyle sökmek istiyor.

Bakalım vaktiyle Balkanların bu bölgesine şöyle böyle bir huzur getiren merhum Hollbrook gibi bir ağır sıklet veya buldozer politikacı çıkacak mı?